BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS

3 Haziran 2011 Cuma

29 Nisan 2011 Cuma

Var Olmak

"Var olmak" zor zenaat.

Var olmak taraf olmak demek.
Var olmak yorum yapmak demek.
Var olmak "var olduğunu" dile getirmek demek.
Var olmak egonu öcü olarak görmemek, ama gördüğünü de doğru göstermek demek.
Var olmak tercih etmek demek.
Var olmak hata yapmak demek.
Var olmak var olduğunu bilmek demek.
Var olanı sevmek daha zordur insanlar için. Yok olduğunda, nötr olduğunda çok sevilebilirsin. Bu yüzden var olmak var olmanın sorumluluğunu kaldırabilmek demek.
Var olmak kendini sevmek, kendine sahip çıkmak demek.

Her gün var olmanı engellemeye çalışan binlerce sosyal normun altında ezilmiyor musun sen de?
En son ne zaman var olduk?

28 Mart 2011 Pazartesi

Başkalarının Hataları


Başkalarının hataları adı üstünde "başkalarının" oluyor.
Ve başkalarının hataları başkalarına ait olduğundan benim kontrolüm dahilinde gerçekleşmiyorlar.
Ben başakalarının kontrol edemediğim hatalarını kendi hatalarımmış gibi görmeyi tercih ettim. Böylece ortada kontrol edilemez bir şey olmayacaktı ve ben daha güvende olacaktım. Eğer hata bendeyse benim kontrolümdedir. Bu yüzden tüm hatalar benimmiş gibi olsun istedim ki onları kontrol edebileyim.
Hırpaladım, hırpaladım, hırpaladım kendimi.
Kontrol etmeye çalıştıkça kontrolsüzlüğe bir adım daha yaklaştım her zaman.
En sonunda anladım: Başkalarının hataları "başkaları"na aitmiş. Ben başkası değilim ki...

24 Şubat 2011 Perşembe

O mu?

"İlk görüşte işte bu kız dediğim ve sevmek kelimesinin ona hissettiklerime karşı yetersiz kaldığı Aylin Yalçınkaya'ya ithafen..."


Her halinizle ve hatalarınızla kapısını çalabiliyorsanız

Her bokunuzu çekinmeden anlattığınız ve anlatırken de size beni yargılar mı acaba diye düşündürtmeyen kişiyse

İlgilenmiş olmak için değil, ilgilenmeyi yürekten istediği için sizinle ilgileniyorsa

Hayatınızla ilgili yeni bir gelişmeyi ona anlatmadan duramıyorsanız

Güzel giyindiğinizi gördüğünde ilk onun gözleri parlıyorsa

Onun kaybettiği bir şeyi siz kazanıyorken kendisini bir kenara itip sizi tebrik etmeyi ve yürüklendirmeyi başarabiliyorsa

Tüm başarılarınızda ilk tebrik eden ve

Tüm başarısızlıklarınızda ilk kucak açan kişi oysa

Tüm duygusal ilişkilerinizde objektif yorumlar yapabiliyorsa

Körleştiğiniz noktada ikinci gözünüz oluyor ve bunu sizi incitmeden yapabiliyorsa

Aranız kötü olduğunda bunu kimseyle paylaşmıyorsa

Defolarınızla sizi seviyorsa

Defolarınızı başkalarına ifşa etmiyorsa

Sizin hakkınızdaki en ufacık olumsuz bir eleştiri yapan kişinin hemen karşısında yer alıyorsa

Aynı şeyi 8978678 kez anlatsanız da dinliyorsa

Aynı şeyi 90897878 kez unutsanız da sizi affediyorsa

Tüm güzel anılarınızın vazgeçilmezi ise

O olmadan gittiğiniz kalabalık mekanlarda bir yanınız hep eksik oluyorsa

Aynı şeye bakıp aynı şeyi aynı anda düşünüyorsanız

"Ben varım" dediğinde varlığını çok derinlerinizde hissedebiliyorsanız

Onun mutluluğu, başarısı, huzuru sizin için de vazgeçilmezse... O mutsuzken siz mutlu olamıyorsanız


O sizin dostunuzdur
. Ona sımsıkı sarılın ve kaybetmeyin bu bağı.

Bence dostluklar da aşk gibidir. Ömrü boyunca en fazla bir kaç kişi yaşatabilir insana gerçek dostluğu.Ve üzgünüm ki çoğunuz dostum var diye kendinizi kandırıyorsunuz.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Çatışmaların Ortasındaki Sevimli Bir Çocuk Yüzü

"Çatışmaların ortasında sevimli bir çocuk yüzüydüm sadece"

Yılmaz Erdoğan bu dizeyi beni görmüş de yazmış diye düşünüyorum yıllardır.

Sardım
Sarmaladım
Sarstım
Ağladım
İkna ettim
Engelledim
Ben hep kontrol ettim

O göz yaşlarından kocaman dirayetli bir kadın yaratmak gerekiyormuş, ama o kadın aynı zamanda çocuksu yüzünü her aynaya baktığında görecekmiş...

6 Ocak 2011 Perşembe

"BASİT"


Kendimi bulma çılgınlığım kendimi kaybetmeme sebep olmuş olabilir mi? Yaklaşık bir iki haftadır her gülümseyen insana şuursuzca mutlu musun ve kendinden memnun musun diye sormaktayım.
Birileri sürekli saldırıyor sağdan soldan sanki. Kendin olma der gibi bakıyor herkes. Herkes beğendiği bir parçamı çalıp geri kalanı sanki bir paçavraymışçasına kaçıyor. En değerlim alınırsa elimde kalanın bir paçavra olması anormal değil halbuki.
Baktığım yön alev almaya başlıyor.
Başaramadım "basit" olmayı. İçsel savaşlarıma yenildim. Oysaki kurallar belliydi. Düzen belliydi. Sen vardın. Varsın. Belliydi istediğin.
Belki de kötü değildi basit olmak. Yalın olmanın verdiği hazzı bilemedim ben.
Kimse beni terk etmeden ben kendimi terk ettim.
Benim yeni rüyalara ihtiyacım var.


Buraya nerden mi geldik? http://www.youtube.com/watch?v=CGCABDnt02s Bunu dinliyordum da. Simple girl bile olamayaşıma üzüldüm. Bana yakışan bir basitlik bile yok. Komik bence. Neyse yarın olsun da gülelim kandırıkçı dünyamızda. İş güç çok.

Bir Fenomen Olarak Teselli Sözcüğü "Takma"


Normalde ben de her yazı yazan kişi gibi önce yazıyı yazar ve en son başlığı belirlerim. Ancak bu sefer öyle olmadı. Dün gece yatakta bir sağa bir sola kıvranıp dururken birden bu başlık bir ampül şeklinde beynimde yanıverdi.
Son zamanlarda takma diyen kişilere taktım sanırım. Şu cümleyi çok duyar oldum bu ara " Neye üzüldün bilmiyorum, ama takma"
Neye üzüldüğümü bilmiyorsan, takılmayacak bir şey olduğunu nereden biliyorsun demek istiyorum bana bu cümleyi kuranlara. Ayrıca herkesin "takma eşiği" de farklıdır. Benim taktığım bir şeyi bir başkası takmaya değer bulmak zorunda mı?
"Annem hasta"
"Takma"
Yakınlarım yine kazık attı
"Takma"

Sevgilimden ayrıldım
"Takma"


Peki, tüm bunları takmayalım da. Ben sizler neleri takıyorsunuz merak etmekteyim. Birbirimizi duyarsız olmaya neden teşvik ediyoruz? "Takma" demek yerine, "takılacak bir şey var madem takarken yalnız olmadığını bil" mesajı verilse teselli olarak çok daha anlamlı ve kuvvetli olmaz mıydı? Duygularımızı yok saymak yerine onlarla baş etmeyi öğrenmek daha güzel bir çözüm olmaz mı?
Yavaş yavaş şu noktaya geliyoruz: Hakkımızı yesinler takmayalım, insanları kırıp geçelim takmayalım, ideallerimizi takmayalım, çevreymiş, insan haklarıymış, siyasetmiş hele bunları hiç takmayalım.

Peki neyi takalım a dostlar?

3 Ocak 2011 Pazartesi

Belirli Günler Ve Haftalar Kitabı Sayfa 123: DÜNYAYI SİKTİR ETME GÜNÜ


Nefes almak irade dışı bir eylemimiz olduğundan otomatik olarak nefes alıp nefes almadığımızın farkına bile varmıyoruz.Bu fizyolojik kısımı. Bir de psikolojik yani manevi kısımı var nefes almanın.
Bugün belki de birilerine çok kızgın, birilerine kırgınsınız. Belki bugün yetiştirmeniz gereken işlerden dolayı sürekli dert yanıyorsunuz. Belki paranız, belki dostunuz, belki de sevgiliniz yok. Kısacası siz çok sevgili kompleks dünyevi sistemimizin "huzursuz" bir parçacığısınız. Eyvah yoksa siz nefes almıyor musunuz?
Galiba çoğumuz manen nefes alamıyoruz. Kendimizle olan iletişimimizi kopardığımız için makineleşmiş, karmaşık hatta çok affedersiniz ama saçmasapan yaratıklara dönüşüyoruz.
Bana göre tek çabası kendini bulmak olması gereken biz insanlar her gün biraz daha kendimizi kaybediyoruz. Siz nefes alamadığınız sürece yetişecek işlerin kalitesi, ilişkilerinizi kotardığınız insanların sayısı hiçbir zaman istenen seviyede olamayacak aslında.
Final dönemi kapıda olan bir öğrenci ve bir kaç saat sonra oyun provasında olacak biri olarak bugünü "dünyayı siktir etme günü" ilan ettim kendime.Günlerdir anlamsızca koşuşturup bir şeyler yetiştirmeye çalışırken ve aslında manen çökmüşken çıkana kadar ders yapayım aman demenin bana hiçbir faydası olamayacağını fark ettim. Bazen klişeler işe yarar. O yüzden ara sıra "bu hayatta benden daha değerli ne var lan klişesini" uygulamak gerekiyor.
İçimdeki mız mız kızın toparlanıp her şeye hazır olması için önce nefes alabilmesi gerekir. Bugün gel bakalım küçük kız dedim kendime, kahve içersen kararırsın ama olsun, al kahveni aç müziğini otur yanıma bakalım. Sordum ona şimdi ne istiyorsun diye. Planları nelermiş öğrendim. Uzun uzun dinledim içimdeki küçük kızı. Kime, neye kızmış anladım . Anlatıp rahatlama aşamasını anlatınca yüzü bir berraklaştı. Baktım ki küçük kızın sevilmeye ihtiyacı var, onu aynanın karşısına götürdüm ve sevilecek neleri varsa bir bir anlattım ona o kendine bakarken. Unutmuş kendi güzelliklerini.
Sizin de kendinizle ilgili unuttuğunuz pek çok güzellik yok mu? Bırakın kızdıklarınız, kırıldıklarınız, yetiştiremedikleriniz ve yetişemedikleriniz biraz kenarda dursun. Aynı anda herkesi mutlu etmeye çalışırken kendini mutlu edemeyen insanlardansınız ara sıra zamanı dondurmanızı öneririm. Bir baksanız içinize, tonlarca kadın ve adam çıkacak sizden sizin bile tanımadğınız.
Bugün vakit bulabilenler "Dünyayı Siktir Etme Günü" nü benimle kutlayabilirler. Dünyayı Siktir Etme Günü'nüzün hayırlara vesile olmasını temenni eder büyüklerimin ellerinden küçüklerimin gözlerinden öperim.
Ha bir de hediyem var bugün için sizlere: http://il.youtube.com/watch?v=5bmcWngboiw&feature=related

Her Şey "Sen"sin


İnanmazsın belki, ama senin gibi birileri daha var bir yerlerde. Farklı olmanın verdiği telaşla karışık endişe, sevinçle karışık burukluk eninde sonunda benzerlerini bulmana yarıyor. Tamam, kimse tam olarak senin gibi olamaz. Ama bir düşün ki bugün yakınında olan kişiler en azından bir kaç özelliği sana benzeyebildiği için seninle değiller mi? İstediğin kadar farklılıklara açık olma zırvasında bulun; senin de senden bir şeyler taşıdığına ve bu yüzden seni anlayabileceğine inandığın birilerine ihtiyacın var. Güvende olabilmek için evrende sana benzer birileri olması gerek. Bazen onları sana benzeyen yerlerini sevmediğin için kendini suçlar gibi suçluyorsun ya da sana benzeyemedikleri için kızıyorsun onlara. Galiba her koşulda suçlanacak birileri var... Belki de her koşulda suçlayabildiğin bir "sen" var. Suçladığın her şey senden bir parça taşıyor. Herkesin hayatı aslında kendi dünyasının etrafında döner. Seninki de sen ve görebildiklerinden ibaret. Aslında yaşadığın sürece her şey sadece "sen"sin.

17 Aralık 2010 Cuma

Merhaba Ben 2010'un Son Yazısı


Iamx'in Spit It Out şarkısını dinlerken sürekli aynı yere takılıp kalıyorum. "The past is weakness".
Geçmiş gerçekten zayıflık mı? Bana öyle geliyor bu aralar. Geçmişte bıraktığımız her ayak izinin bir şekilde yeniden evrendeki bir döngü sonucu bize geri döndüğüne inanıyorum.
Ne kadar çok affetmediğimiz insan var değil mi? Aslında biz onları değil, kendimizin o anki halini affetmiyoruz. Kendimize hata payı sunmuyoruz. Ya da kendi adıma konuşayım; ben yapmıyorum. Geçmiş onla barışamadığımız her noktada yolumuza çentikler atarak bizi zayıflatıyor.
Yeni yıldan hiçbir beklentim yok şu an. Olması gereken her şey, olması gerektikleri için oluveriyor hayatımda. Zorunluluklar dönemi yaşıyorum diyelim. Ama, şunu biliyorum ki geçen bir yılda çok şey öğrendim ve çokça hatalar da yaptım. Her geçen gün yetişkin olmayı biraz daha fazla öğreniyorum.
Ve bugün bizi biz yapan her şey kocaman dünlerin eseri. Yeni yılda hepimiz için büyük bir farkındalık ve kendimizi affedebilecek kocaman bir yürek istiyorum. Affetmediğimiz herkes ve her şeyde bizim parmağımız var. Sanırım, pastayı artık parmaklamasak iyi olacak.
İnsanoğlunun zamanı bölmesi ne kadar algısal bir şey. Şu an soyut bir şeyin sonuna yaklaştığımıza inanıyoruz. Bir yılı daha geçmiş olarak değerlendireceğiz bundan sonra.
Bugün tutmayan tüm dikişlerimizi geçmişe gülüşlere çevirmeyi becerebiliriz umarım. Biraz erken bir kapanış oldu, ama şu an yapasım geldi. İyi seneler.
Ha son olarak ; Chriss Corner doğru söylüyor: The past is weakness.
http://www.dailymotion.com/video/x3x8uc_iamx-spit-it-out-hq_music

7 Kasım 2010 Pazar

FANTAZİ


Geçen hafta bir ödevim için Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi hakkında bir şeyler okudum. Konu dönüp dolaşıp "kendini gerçekleştirme" mevzusuna geliyordu. En çok üzerinde durulan şey buydu.
Bugün hafta içi ödevlerimi önceden yapma derdini boşverip bol bol uyudum ve alacağım kalorileri düşünmeden bol bol tatlı yedim. Şimdi bunun Maslow'la alakası ne diyeceksiniz. Aslında "kendini gerçekleştirme" den bahsedeceksek tam da bununla alakalı olduğunu söyleyebilirim.
İnsan bir fantaziler bütünüdür. Kendisi ve başkaları hakkında düşünce ve duyguları olan bizler tüm bunları bir fantaziler süzgecinden geçirerek hayatlarımıza yansıtmaktayız. Kendimiz ve başkaları hakkındaki tüm değerlendirmelerimizi geleceğe bağlıyoruz. Ya gelecekte olacağımız kişi için çabalıyoruz, ya da şimdi böyle yapıyor, ama şöyle olacak diyerek başkalarının gelecekte olacağını düşündüğümüz halerini eleştiriyoruz.
Kendini gerçekleştirme ne kadar ütopik bir söylem gibi geliyor kulağımıza değil mi? Sanki çok uzak bir geleceği anlatıyor gibi. Kafamızdaki benliği yaratmak için hep daha fazla şeyler eklememiz gerekiyor bünyemize.Tüm bunlar bilinçaltımıza taht kurmuş bir gün vücut bulacağına inandığımız o fantazik şahıs için. Kendimiz için...
Hepimiz adına üzgünüm, çünkü o fantazik adamlar ve hatunlar olabileceğimiz gün hiç gelmeyecek. Çünkü biz hep başka bir adımdan, başka şeylerden medet umuyor olacağız. Bugün neyiz diye kendimize bakmadan, hep gelecekteki kendimizle ilgili savaş verip duracağız. Hep bir yatırım hali yani. Bu yüzden toplumun güzellik anlayışına uygun olmak için benim gibi tatlı yemeyeceğiz, ya da daha fazla başarı için uykudan ve kendimizden vazgeçip kendimizi ödüllendirmeyi unutacağız. Tüm bunları yaparken de gelecekteki "o" nun hayalini kuracağız. Dedim ya insan fantaziler bütünü.
Kendimizi gerçekleştirmek için koca koca sıfatlara ihtiyacımız yoktur belki de. Belki de bugün kendimiz olmayı becerebilsek, bugün hayattan tatmin olmaya başlasak, bugün günün fantazilerini ele geçirsek kendimizi gerçekleştirmiş olabiliriz. Olamaz mıyız?

24 Eylül 2010 Cuma

Üç Nokta

Hayatımda herhangi bir sebepten ötürü bana yoğun bir duygu yaşatan her insanın ve olayın imzaları simgeler halinde vardır bu yazılarımın içinde.Belki de sırf bu yüzden yazıyorumdur.Güçlü bir duygusal hafıza için, kokularla tanımladığım dönemlerin keskin ayrımlarını unutmamak için...
Sen neden burada yoktun? Çünkü sen az önceki paragrafın sonuydun hep.Sen hep üç noktaydın...Sen yarım bırakılan bir anlamın ardındaki daha büyük anlamlardın çünkü.Hiç konuşmadan bırakılan boşlukla anlatabilirdim sadece seni.
Buraya yazılacak kadar önemli,gözümün önüne geldiğinde de bir o kadar önemsizsin benim için.Ben böyle olsun istemişim.Ben istedim diye sen şu an ordasın ve ben de buradayım.Sen istedin diye olan şey ne onu bilmiyorum.Sen beni bambaşka bir şeye hazırladığın için buraya yazılıyorsun şu an.
Ben hep akıl karıştırıyorum işte sıfatsızlığını sevdiğim.Hoşça kal.

19 Eylül 2010 Pazar

Kehanet

Bir insan ne zaman gerçekten kazanır?
Ben sürekli kaybediyorum, ama kehanetlerim kazanıyor.Ve her kayıp beni başka büyük bir kayıptan kurtarmak adına dizayn edilmiş gibi.
Başta kurduğum cümlenin aynısı sonunda başıma gelen şey oluyorsa başa mı dönüyorum yoksa çok mu mesafe almış oluyorum?
Fazla ışıltılısınız, boğdunuz.
Haydi biraz sade olalım.
Hey sen ordaki, bana en son söylediğin yalan neydi?

24 Ağustos 2010 Salı

İpotek

Çok sevildiklerinde hayatlarını tek bir adamdan ibaret yapmayı kabul edebilecek kadınların şuursuz mutluluğunun aksine karşı cins tarafından çok sevildiğimde dehşete kapılıyorum. Hele de karşı cins yoğun aşk beslemeye başlamışsa içim içimi kemiriyor, elimi kolumu koyacak yer bulamıyorum bir süre. İlk soru: Şimdi ne yapacağım? Daha önce ne kadar kontrol etmeye çalışırsam çalışayım kontrol edemedim zaten.Benim için çok sevilmek çok zarar görmekle eşit bir şey.En basit haliyle bana aşık olan her erkek bir ipotek bedeli ödetti bana. Kasti yapmadılar, belki de bir şey yapmadılar, ama hep ortada benim kendimi suçlu hissetmemi sağlayan bir şeyler vardı. Çünkü ne kadar çok şey verirlerse sosyal dünyanın genlerimize kattığı karşılıkta bulunma kuramı her zaman devreye giriyor ve benim de bir şeyler yapmam gerekiyordu.Hiçbir şey yapamadığım durumlarda diyetimi kendi kendimi yiyerek fazlasıyla ödedim sanırım.Ta ki psikoloğum gözlerimin içine bakıp "Sen bu kadar Tanrı mısın? Sence bunları hissetmelerinin sebebi sadece sen misin, bırak da o karar versin bunlara değiyor musun değmiyor musun" diyene dek.Bunun üzerine aylarca düşündüm. Ben her şeyin tek sorumlusu olacak kadar Tanrı'mıydım?
Aşkı tam tatmamış olabilirim, ama gözlemlediğim kadarı bana hep bir insanı fazla abartma haliymiş gibi geliyor. Ve biri beni abarttığında sadeliğimde uzaklaşmak istemiyorum.Sadece "ben" olabilme halim o abartının içinde erisin istemiyorum. Hem en özel olmayı isterken hem de beni abartmasınlar, çünkü bir gün uyanırlar gibi sapkın bir düşünceyle her şeyi elime yüzüme bulaştırıyorum. Tüm bunların temelinde bir gün herkes gider ve bu yüzden hiç kimseye sonsuz güvenle yaslanmamalıyım düşüncem yatıyor. Birileri gitmese de benim birilerini göndermem gerekiyor hep.Öyle ya da böyle bir kaybetme durumu sürekli söz konusu.
Evet, ben sahip olduğu şeylerle şımaran değil, sahip olduğu şeylerle dehşete kapılan kadın olmayı tercih ettim,bir gün her şey bitiyor nasıl olsa diye.Bu yüzden anı delicesine yaşamayı becerenlere oldukça imreniyorum.
Belki bir gün ben de yapabilirim...Kim bilir, belki de o kadar Tanrı değilimdir ve bu yüzden bir şey hissetmeyi ipotek altına alınmak olarak görmem bir gün...

Dipnot: Bu yazı buraya bu kadar aleni ve imasız yazılmış ilk yazımdır.İfşa ettim, evet.

13 Ağustos 2010 Cuma

Depresyongül'den Nağmeler


Melankoliden haz alan ve bunla var olup büyük laflar eden ergen ruhlar gibi değilim artık. Aksine depresif ruh halimden oldukça sıkıldım. Hiçbir şeyi yakıştıramaz oldum kendime. Her şey etrafımda onlarca hızıyla akıp dururken ben sadece toplama işlemindeki bir sıfırmışım gibi etkisiz eleman modundayım. Tonlarca rönesans yazdım buraya.Tonlarca kez her insan gibi ben de düştüm kalktım. Şimdi bu kadar büyük sebepler yokken bunca zaman biriktirdiklerim yüzümden öyle bir dibe vurdum ki çıkamıyorum.
Ne kitap okumak, ne film izlemek, ne gezmek,ne uyumak ne de uyanmak istemiyorum.Bir de herkesin maskeleri gözüme gözüme battıkça daha da bir çıkasım gelmiyor dış dünyaya. Sanki her yer yangın yeri. Herkesin sözcüklerinden, mimiklerinden akan sahtelik beni daha da delirtiyor. Hele de yakınlarımınkine hiç tahammül edemiyorum.
Mutlu insanlara anlam veremiyor ve onlara da tahammül edemiyorum. Esasen kendime tahammül edemiyorum. Bir şey isteyince olmamasına o kadar çok alıştım ki bir şey istemekten korkuyorum.
Hareket etmekten ölümüne korkuyorum! Dondum! İlerleyemiyorum hiç bir yere. Bir adım atabilecek cesarete ihtiyacım var, kaybettiğim sebepleri bulmam gerek.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Yarış


Yarış bir başkasıyla kıyaslanarak yapılan şey midir ki illa? Herkes gizliden gizliye başkalarıyla yarıştığı için bölük pörçük karakterler yanılsamasıymış gibi geliyor bana. Bazen herkes o kadar tutkuyla yarışıyor ki benim pabuçlarım o yarışa girmeye elvermiyor. Ben hep zannetim ki ben benim pabuçlarıma sahip kişilerle yarışabilirim sadece...Ben hep zannettim ki elmayla armut kıyaslanmaz. Ve ben hep zannettim ki insanın en büyük yarışı kendiyle olmalı...
İnsanlar hunharca birbirini ezmeye çalışırken ben de hunharca kendimi eziyordum. Sağdaki, soldaki değildi derdim. Hep aynı şeyi sorup duruyordum kendime: İçinde bulunduğun şartlara göre elinden gelenin en iyisini yaptın mı? Daha iyi ne yapabilirdin? Yani Ali'yle, Veli'yle bozmadım kafayı hiç.
Sonra bir gün herkesin kafayı Ali'yle Veli'yle bozduğunu fark ettim. Ve etrafımdaki pek çok insanın da Ali, Veli yansıması olduğunu...Ve de korktum. Çünkü ben başkalarına odaklanma eziyetini bu kadar kaldırabiecek biri değildim.Kendimle uğraşmayı bırakıp tonlarca insanla uğraşmaya kalkmak zor ve komikti bana göre.
Bazen durup etrafımdakilerin anlam veremediğim yarışlarını izliyorum. İçlerinde beni özne olarak kabul edenler de var. Beni yarışılacak bir özne olarak seçenleri görünce kendime daha önce hiç bakmadığım bir gözle bakıyorum. İnsanın kendini gerçekleştirmeye çalışmaktan vazgeçip bir başkasıyla yarışmaya çalışacağı kadar matah bir özne ne ara olmuştum?
Ben hiç mi etrafıma bakmıyorum a dostlar? Bakıyorum, ben de kıskanıyorum zaman zaman. Ama o kıskandıklarımın içinde bulundukları şartlar farklı. Onlar gibi olmaya çalışırsam komiğin alası olurum.
Herkes kapısının önünü temizlese tüm sokaklar temiz olur misali herkes önce kendiyle uğraşsa insanlık ne mis olur değil mi?
Hepimize iyi yarışlar(!)

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Oradaki Sen Misin?


Günlük yaşantımdaki telaştan sıyrılıp odamın kapısını aralığımda gerçek Didem oluyorum ve ilk beş dakika sadece kendime kavuşmanın verdiği hazzı yaşıyorum. Sonra ya o gün yaptıklarımı beğenmediğim içine kendime, ya da olağan dünyevi şeylere kızıp gülümsememi kapı dışarı ediyorum. Böyle zamanlarda ev ahalisi gerçek ruhum bedenine geçisini tamamlayana kadar tehlike çanlarının çaldığının farkında olduğundan sessiz bir hale bürünüyor. İlk ses çıkaran annem oluyor her zaman. Klasik dünyevi soruları soruyor o da. Ama inanılmaz sıcak ve özlemiş bir tavırla soruyor.. O an onu görmek istemesem bile bir süre sonra yumuşayıveriyorum. Çünkü o bütün gününü dışarda geçiren kızını özlemiş ve evde onu beklemekte olan bir anne. Dahası kızının dışardan getirdiği gergin ruhaniyeti de anlıyor. Tıpkı kızının onun her ruh halini her zaman anladığı gibi...
İşte bu alakasız gibi duran alakalı girişi aslında hepimize şu soruyu sormak için yaptım: "Ordaki siz misiniz? " Şunları diyebilirsiniz bana: Sen deli misin be kadın, şizofren misin, ne o öyle elbise mi giyip çıkarıyorsun ; ruh değiştirmek falan, iki yüzlü müsün yoksa? Ben de tüm bunların üzerine ukalaca gülümser yeniden sorular sorarım.Oradakinin sen olduğuna nasıl emin olabiliyorsun? Gün içerisinde bombardımanı altında olduğun tonlarca mesajdan sıyrılıp yalnızca kendi kararlarını uygulayabildiğine emin misin? Nabza göre şerbet vermediğine emin misin? Tüm hayatının senin yüzünden öyle olduğunu kabul edecek kadar kendine çizdiğin yolun farkında mısın? Kaç tane masken var biliyor musun? Kaç kez sadece kendin olmayı deneyebildin?
Üzerime yapışıp kalan dengesiz, ruh hali uçlarda yaşayan hatun etiketlemelerini kabul ediyorum, ancak dengeliyim diyenler de gerçekten yaşıyor mu ki? Aret Varyantan seminerinde şöyle bir tabir kullandı: Yaşıyormuş gibi yapmak. Hepimiz bir şekilde mış gibi yapmıyor muyuz?
Tüm bunları biraz olsun anlamlandırabilmek için koşmayı bıraktım. Telaşı bıraktım. Duygularım telaşta olsa dahi dünyayı ben döndürüyormuşumcasına üzerime edindiğim saçmasapan yükleri, etiketleri bıraktım. Boş bir havuza doğru buraya doldurduklarabileceklerimin kaçı gerçekten Didem'in diye bakıp duruyorum. Kararlarının çoğunu kendi vermiş biri olmama rağmen tam olarak kendim olamamışım hala gibi geliyor. Hoş şu yaşa kadar oluşturabilecek bir benliğim olması da zordu.
Bakıyorum etrafa. Sıfat kaynıyor her yer. Herkes kendine sıfat seçip bir şeyler olma derdinde. Mesela başarılı bir ablamızı inceliyorum. Başarılı ama, kendi değil, bu böyle bir kadın değil ki diyorum içimden. Yakınen tanıdığım biri ve o sunduğu kadın değil...Ama üzerine tonlarca sıfat alabilecek kapasitesi var...Hangimizin yok ki maşallah?
Önceleri kendimle çok alay ettim. Bu arayışımın yaşsal bir şey olduğunu düşünerek güldüm kendime. Sonra şunu fark ettim ki benim bu yaşta aradığım şeyin peşine hiç düşmemiş abilerim ablalarım. Hazır sunulanı kabul edip gelen mesajlardan şuursuzca seçip sürekli bir şeymiş gibi yapmışlar. Etrafımdaki herkesin kendiyle ilgili büyük iddiaları var. Benim de çoğuyla ilgili bir iddiam var: Her şeyden bir parçasınız, ama bütün değilsiniz. Ben buyum diye tanımlayabileceğiniz, sevebileceğiniz, geliştirebileceğiniz bir benliğiniz yok. Sadece koskocaman sıfatlar bütünüsünüz. İstediğinizi sandığınız şeylerin ardından sürüklenip zaman harcayıp duruyorsunuz. Allah'ım tam bir kaos bu benim için!
40 yaşıma geldiğimde nasıl da geçti yıllar derken geçen zamana acıyor olmak istemiyorum. Ben mış gibi yapmak istemiyorum! Sindire sindire yaşamak istiyorum. Farkında olarak yaşamak istiyorum. Sürüklenmek istemiyorum...
İşte bunun için gereken şey şu an dünyamı yakıp yıkmaksa yaparım.Ve hala kendi hayatını sindirerek yaşayamamış olduğunu düşünen herkes yapmalı bunu bence. Neyse yine boyumdam büyük laflar etmiş olabilirim. Bol kendinizli günler.

18 Temmuz 2010 Pazar

Yine mi Ötekiler ?


Toplumsal cinsiyet konusu kafamı ne kadar kurcalıyorsa ötekileştirme de o denli kurcalıyor.Bir sene önce ötekilerimiz hakkında bir şeyler karalamışım buraya. Az önce okudum ve bugüne kadar yazdıklarım içinde en çok sevdiğimin o olduğuna karar verdim. Üslubu ya da süslü cümlelerinden dolayı değil. Zaten edebi yönüm var iddiasıyla yazan biri değilim. Düşünmeyi,sormayı,yazmayı konuşmayı çok seven biri olduğum için düşlerim,düşüncelerim ve hislerim boşlukta kaybolmasın diye yazıyorum.Aslında sürekli aynı konular etrafında dönüp duruyorum. Aidiyet, tamlık,mutluluk,kadınlık ve ötekiler.Yazdığım bazı şeyler bunlardan bağımsız görünse de hepsinde bunları anlamaya çalışan bir bünyenin psikolojisiyle yazılmış sorgulamalar var.
Bu girizgahı yapmamın sebebi de birazdan "ötekiler"den bahsedecek olmam.Yine aynı tatta sorularla dolmuş biri var karşınızda. Toplum çemberinin ne kadar içinde, ne kadar dışındayım, sosyal onaylanma hayatımda nasıl bir yer kaplıyor anlamaya çalışıp duruyorum.
Sosyal bir varlık olan insan -bu sıfata hastayım (!)- ne kadar büyürse büyürsün içinde hep bir onaylanma ihtiyacı taşıyor. En toplumdan bağımsız gibi görünen kişilerin yakın arkadaşları da kendi gibi kişilerdir baktığınızda.Kendi gibi ötekileştirme yaparak onu onaylayan kişiler...
Benim için de geçerli bu. Farklı dünyalardan pek çok arkadaşım olsa da dostum dediğim kişi hayata benim gibi bakan ve benle aynı ötekileştirmeleri yapan kişi. Yani bizim için kaka kişiler, düzgün kişiler aynıdır.
Bugün babama bir şeyler anlatırken beynimde bir anda bir ampül yandı ve işte o an kendime çok kızdım. Herkesi insan olarak görüp içinde bulunduğu koşullarla değerlendirmek için çaba sarf eden ben, aleni şekilde ötekileştirme yapıyordum! Giyinmeyi bilmeyen biri (kime göre, neye göre bilmiyor tabii...), koluna kınayla küskün yazan bizim kültürümüze adapte olamamış, ama olmayan çalışan biri bizim için komik olabiliyordu. Kolundaki o feyk dövmeyle dalga geçebiliyorduk aklımıza her estiğinde. Çünkü "biz"e göre komikti. O "öteki" idi...
İnsanları aşağılamak ne haddime haşa!!!! Ama hepimiz yapıyoruz bunu. Festivallerde bir türbanlı gördüğümüzde oha bunun ne işi var burda demiyor muyuz? Hepimiz "apaçi" olarak gördüğümüz, şehire ayak uyduramamış, kendini eğitememiş insanların komik halleriyle facebook'ta eğlenmiyor muyuz?
Ve birileri de bizle eğleniyor olabilir. Türbanlı biri için benim piercinglerim, saç rengim de "norm"al olamayabilir mesela. Bu durumda "norm" al olan ne peki? Kendi varlığımızın, kendi değerlerimizin dışında olanları da kolaylıkla kabul etmeyi nasıl becerebiliriz? Bir yere ait olmak için birilerinin ötekisi mi olmak zorundayız?
Sadece "insan" olaran nitelendirileceğim ve benim de insanları yalnızca "insan"lıklarıyla değerlendirmeyi başarabildiğim bir dünya istiyorum. Dünki .ok olan halimle üzerime vazife olmadan bu kadar sosyolog,psikolog ve değerli akademisyen varken sosyal konulara çözüm üretebilecek değilim, ama soruyorum işte.Aklımı kurcalıyor arkadaşım! Hepimize soruyorum.O zaman biz içindeki ben ne ve biz nereye aidiz? Ötekiler olmak zorunda mı?
Kıssadan hisse hepimiz "öteki"yiz.

11 Temmuz 2010 Pazar

Korkmaktan Korkmak!

Şimdi en çok korkularımdan korkuyorum...Uyandım. Beni dibe iten, yolumu kesen pisleşmiş, iliklerime işlemiş korku dolu düşlerimi,söylemlerimi görebiliyorum.
Peki ya şimdi ne olacak? Düşüncelerimle düşman mı olacağım? Oysaki 20 yıllık öğretilerin, hislerin, şemaların sonuçları onlar.
Farkındalık ve istek varsa çözüm bulunur elbet.Ama zormuş korkmaktan kormak. Eyvah yine korktum, pis düşüncem fırladı diyerek şapşal bir surat ifadesiyle pislikleri süpürmeye çalışmak kolay olamaz ki. Yine de kendimle ilgili en net bildiğim şey tamamıyla bir zıtlıklar kombinasyonu olduğumdur. Tüm düşünce ve duyguların zıt halleri bende mevcut.
Gergin dolu bir günü müzikle sakinleşerek atlatmış biri olarak bu kadar saçmalayabildim.Saçmalama hakkımı kullanmaya devam edeceğim.

7 Temmuz 2010 Çarşamba

Arınma


Her şeyden arınabilmek için önce kendimden arınmam gerektiğini keşfettim. Pis,olumsuz düşünceler hayatımı baltalayıp duruyormuş. Ve ben uzun zamandır daha içten gülümseyerek ve daha objektif düşünerek pas tutmuş düşüncelerimle savaşmaya çalışıyorum. Garip bir auram oldu.Sadece ben değil, çevremdeki kişi ve olaylar da değişmeye başladı sanki.Tüm bunlar sadece aynaya inanılmaz bir gülümsemeyle baktığım, herkesi,geçmişimi ve kendimi affetmeye çalıştığım, olumsuzluğa kapıldığımda hızla o noktadan uzaklaşmaya çalıştığım için mi oluyor bilmiyorum. Mutsuzum dediğimde mutsuzluklarımı aşamadım zaten. Artık iyiyim diyerek meydan okumaya çalışıyorum kötü olan şeylere.Değiştiremediklerimi de kabullenmeye çalışıyorum.
Arınmak kolay mı? Hayır. İnsanın düşünceleri hayatı ve kaderi oluyormuş gerçekten. Kötü olanları kabul etmek ve onları yarı yolda bırakıp ilerlemek kolay değil. Ama denemeye değer. Sadece ben olduğum için kendimi sevebiliyorsam şu an, değer gerçekten. Daha pek çok güzelliği kendim için yaratabilmeyi umut ediyorum.
Hepimizin en iyi dostu da en iyi düşmanı da kendimiziz sanırım. Kendilerini bulunduğu noktaya fark etmeden sabitlemiş olanlar, kendisine dair farkındalığı olmayanlar ve yeniye kapalı olanlar kendilerine en büyük kötülüğü yapıyor olabilir.